Avrupa'da 10 Yıldan Fazla Yaşamanın Bana Öğrettikleri

Giriş

Yurt dışına ilk adımımı attığım günü hâlâ dün gibi hatırlatım. Beklentilerin aksine, ilk kez uçaktan inip yurtdışına ayak bastığımda o kadar da heyecanlı olamamıştım (hâlâ nedeninide bilmiyorum açıkcası). Daha sonrasında, “Burası tahmin ettiğim kadar heyecan verici değilmiş dedim kendi kendime. Belki de burada çok uzun kalmam” diye hayıflanmıştım nedense. Hayatımda hiç bu kadar yanılmamıştım..

Bu yazıyı yazdığım sırada, hem öğrenci hem de çalışan olarak 13 yıldır gurbetçi olduğumu ürkerek fark ettim. Yurt dışında yaşayan bir gurbetçi olmanın her iki tarafına da tanıklık ettiğim için kendimi hep şanslı saymışımdır. Macaristan’da başlayan, ardından Polonya ve Danimarka ile devam eden yolda şu anda Hollanda’da devam ediyorum. Yaklaşık 3 yıldan fazla bir süredirde burada, Hollanda’da devam ediyorum.

Bu süre boyunca, doğal olarak, yurt dışında yaşamaya dair algım köklü biçimde değişikliklere tabi oldu. Bir zamanlar, delicesine gerçekleştirmek istediğim bir hayal olan yurtdışına gitmek gerçek oldu ama beklediğim yönde sirayet etmedi. Bu yazıda da amacım, Avrupa’daki deneyimimi paylaşmak ve şimdiye kadar burada edindiğim tecrübeleri, öğrendiklerimi, bazı gerçeklikleri ve kendime yazdığım dersleri sizlere aktarmak olacak.

Ayrıca Türkiye’de yaşayan yüzlerce insanla tanıştım ve konuştum, onlarla kişisel deneyimim hakkında uzun zamandır sohbetde ediyorum. Yani, bu blog yazısının amaçlarından biri de son 13 yıldır Türkiye’de tanıştığım insanların bana sordukları popüler soruları ele almak olacağı kesin. Umarım aklında Avrupa’da yaşama dair soruları olanlara mümkün olduğunca faydalı olurum.

Not: Bu blog yazısı yalnızca Avrupa’da yaşamakla ilgili olacak.

Her ne kadar Kuzey Amerika ülkelerinin yanı sıra Asya ülkelerini de ziyaret etme ve kısa süreliğine çalışma fırsatım birkaç kez olmuş olsa da, yalnızca yaşadığım kıtaya dair görüşlerimi paylaşmayı tercih ederim. Sadece ziyaret ettiğim ülkeler hakkında görüş bildirip, ahkam kesmek kibirlilik (belki de cahillik demek gerekir) olabilir diye düşünüyorum.

Yeni Bir Dünyada Doğmak

Taşınır taşınmaz fark ettiğim ilk şeylerden biri şuydu: “daha önce farkında bile olmadığım alışkanlıkların, birdenbire fark edilir olması ve yokluklarının aslında ne kadar benim için zorlayıcı olmasıydı.” Eskiden gittiğim, alışık olduğum, ne alacağımı bildiğim bakkal veya market artık yoktu. Eskiden aldığım somun ekmek artık bulunmuyordu. Kullandığım kozmetik ürünleri farklı markalar adı altında sunuluyordu. Gittiğim berber artık yoktu. Saç kesimini nasıl tarif edeceksin bilmiyorsun ki tarif etsen bile istediğin gibi kesecekler mi?

Gittiğim restorantlar, kafeler ve eğlence merkezleri artık mevcut değildi. Hangi restorantta ne yemek var ve senin damak zevkine uygun mu? Bilmiyorsun. Toplu taşıma nasıl kullanılır? Sosyal Hizmetlerden nasıl faydalanır? gibi böyle sırasıyla devam edebilirim aslında. İlk başta büyük bir mesele değilmiş gibi geliyor olabilir bunlar ama yurt dışında uzun süreli bir gelecek inşa etmeyi düşünüyorsanız, bunları çözmeniz gerekiyor.

Sosyalleşeceğin mekânlar birdenbire yok oluyor. Güzel bir vakit geçirmek istediğinde buluşacağın arkadaşların ulaşılabilir mesafede artık değiller. Basitçe söylemek gerekirse, “Eski alışkanlıkların bir anda kökten değişiyor ve artık onlar yok.”

Eskiden gittiğin hastahanede artık mevcut değil. Hastanede çalışan insanlarla nasıl iletişim kuracağını bilmiyorsun. Sağlık sigortanın sağlık masraflarını karşılayıp karşılamadığını bilmiyorsun.

Özetlemek gerekirse; aslında yepyeni bir dünyaya, önceden hiçbir bilgin olmadan adeta yeniden doğmuş gibi oluyorsun bir anda.

Eski alışkanlıklara devam edemeyeceğimi fark ettiğim an, aslında Türkiye dışında yaşamayı sürdürmek isteyip istemediğim konusunda benim için karar verme anı olmuştu. Genelde de Türkiye’den göçmüş göçmenlerin yurtdışında yaşamaya başladıktan sonra kafalarında kalıp kalmama konusunda sorgulamaya başladığı an, bu zamanlar oluyor.

Arkadaşlık Kurma Konusunda Yeni Gerçekler

Yeni arkadaş edinmek doğal olarak diğer durumlarda olduğu gibi büyük değişkenlikler gösteriyor. Taşındığınız ülkedeki kültür biraz sizin nasıl arkadaş edineceğinizi belirliyor. Örneğin Orta Avrupa’da barlara gidip yeni arkadaşlar edinebilirken bu iskandinav ülkeleri için çokta geçerli olamayabiliyor. İskandinav ülkelerinde yeni arkadaşlıklar ya “expat event” tarzındaki yerlerde ya da gönüllü kuruluşlarda çalışarak ediniliyor. Batı Avrupa’da arkadaş edinmek İskandinav ülkelerindeki kadar zor değil ama paralel ilerliyor diyebilirim. İskandinav ülkelerindekine nazaran batı avrupa’da barda ve çeşitli kültürel etkinliklerde de yeni insanlarla tanışılabiliyor.

Arkadaş edinme konusunda Türkiye’de görmeye alışık olduğum bazı kültürel benzerliklere Macaristan’da şaşırtıcı bir şekilde şahit olmuştum. O yüzden, mesela, macarlarla sıcak arkadaşlık, yakınlık kurmak aynı bir türk arkadaşla yakınlık kurmak kadar kolay olabiliyordu. Türk insanı gibi dışarıya açık, arkadaş edinme konusunda muhafazakar olmayan bir topluluk macarlar. Fakat Polonya bu konuda tam tersi durumdaydı. Kültürel uyum açısından beni en çok zorlayan kesinlikle Polonya olmuştu. Ukraynalılar ve Ruslar gibi slavlar Polonya’ya kültürel benzerliklerden dolayı kolayca uyum sağlıyor ve dili öğreniyordu ama biz Türkler uyum sağlama konusunda onların gerisinde kalıyorduk genellikle.

Yinede her nereye giderseniz gidin, ilk kez ayak bastığınız bir ülkede yaşamak ve arkadaş edinmek her zaman zordur.

Genel olarak yurtdışında arkadaş bulma deneyimimi 2 ayrı kategoriye ayırdım daha detaylı anlatabilmek için. Bunlar sırasıyla Okulda Arkadaşlık ve İş ortamında Arkadaşlık.

Okulda Arkadaşlık

Eğer yurtdışına okul için gidiyorsan oldukça şanslı oluyorsun. Eğitimin İngilizce olarak da verildiği bir üniversitede okuyorsan, seninle aynı durumda olan, ingilizcesini geliştirmek isteyen çok fazla sayıda insanla tanışma fırsatın oluyor. Bunu bizzat ben kendimde yaşadım. Avrupa’daki okullar her dönemin öncesinde/sonrasında büyük etkinlikler,partiler düzenliyorlar. Hatta benim okuduğum okulun öğrencilere özgü “gece kulübü” bile vardı. İlk gördüğümde o kulübü “bu nasıl bir okul lan?” demiştim kendi içimden. Konu üniversite olunca zaten arkadaş edinmemek oldukça zor. Okul sana arkadaş hediye ediyor zaten otomatik olarak. Asosyal bir insan olmadığınız sürece yeni insanlarla tanışmak her zaman kolay oluyor okulda.

İş Ortamında Arkadaşlık

Üniversitelerin aksine, Avrupa’daki iş kültürü, özel hayatınızı iş hayatınızdan ayırıyor. Sanırım Balkanlar hariç, Avrupa’nın bir çok yerinde iş arkadaşlarınız, dışarıda beraber takılabileceğiniz arkadaşlarınız olmuyorlar. Türkiye’de yakın arkadaşlığın ötesinde hatta iş arkadaşları ile evlenen insanları görmek oldukça mümkünken Avrupa’da bunu görmek neredeyse imkansız. (7 yıllık yurtdışı çalışma hayatımda bu duruma sadece 1 kez şahit oldum.)

İlk kez yurtdışında çalışmaya Polonya’ya gittiğimde benim için arkadaş edinmeye çalışmak bu yüzden zor oldu. İş yerindeki insanlarla arkadaş olmanın Türkiye’de iş arkadaşlarından arkadaş edinme şekline bir nebze benzeyeceğini düşünmüştüm. Sonra gerçeklerle tabiki yüzleştik; iş arkadaşlarımın yalnızca iş hakkında sohbet etmesi ve iş dışındaki sohbetin ancak öğle molasında gerçekleşmesi benim için şok edici bir deneyim olmuştu ilk başlarda. Örneğin iş çıkışı takım arkadaşlarınla takılmak mı istiyorsun? Pek mümkün değil. İşle ilgili olmayan kişisel sıkıntılarını iş arkadaşlarınla paylaşmak mı istiyorsun? Size bol şanslar.

Bu iş yerinden arkadaş edinememe durumunun Polonya’da çalışmakla alakalı olduğunu söyleyemem tabikide. Ben, Polonya’da 2 farklı şirkette çalıştım ve ikisinde de deneyimlerim birbirine oldukça benzerdi. Belki de şansızdım bilemiyorum ama başıma gelenler bunlar idi.

Şunu vurgulamak isterim ki Polonya’da yaşamak, yurt dışında çalışan biri olarak vakit geçirdiğim ilk deneyimdi. Polonya olmuş veya başka bir yer olmuş, nereye gidersen git, Türkiye’nin dışında ilk kez yaşıyorsan alışma süreci senin için fena hâlde zor geçecek ilk başlarda.

Danimarka gibi İskandinav ülkelerinde iş arkadaşlarınla arkadaş olmak açıkcası daha da zor. İskandinav ülkelerinde arkadaş edinmeyi dahada zorlandıran bir şey varsa orada birde çocukluk arkadaşlarıyla hala arkadaş kalmaya eğilimli olması bu milletten insanların. Danimarka’da yaşarken bu benim için yaşadığım en büyük kültürel şoklardan biriydi. Şu anki yaşıma geldim ama çocukluk arkadaşlarımın yüzlerini bile hatırlamam, oysa Danimarka’da çocukluk arkadaşları birbirlerini 30-40 yıl sonra bile hâlâ görüyorlar.

Hollanda’da deneyim önceki iki deneyimimden çok daha iyiydi. Bunun 3 sebebi olduğuna inanıyorum:

  1. Yeni bir ülkede ne yapacağımı/ne bekleyeceğimi çoktan çözmüştüm.
  2. Hollanda’daki sosyal hayat üzerine çok araştırma yaptım. (Ne yazık ki Hollanda’ya taşınmadan önce yapmadığım bir şey.)
  3. Hollanda son derece gurbetçi dostu bir ülke. Dünyanın her yerinden pek çok insan Hollanda’da yaşıyor.

Hollanda’daki çalışma kültürü Danimarka’ya bir nebze benziyor diyebilirim ama bence Danimarka’da toplum, Hollanda’ya kıyasla daha kapalı bir toplum.

Bazen Hollanda’yı Avrupa’nın Amerika Birleşik Devletleri versiyonu olarak gördüğüm bile oluyor. Buradaki insan çeşitliliği (diversity) inanılmaz. Neredeyse dünyanın her yerinden insanlarla tanışıp arkadaş edinebiliyorsun bu ufacık ülkede.

Dil Engelleri

İngilizcenin resmî dil olduğu bir ülkede yaşamıyorsan, nereye gidersen git zorluklar yaşıyorsun. Sonuçta, yerliler İngilizce konuşsa bile, alışveriş yapmak, sipariş vermek, yasal işlemler (göçmenlik ofisi, belediye kaydı vb.) ve en önemlisi yeni bir iş bulmak gibi temel şeyleri yapabilmek için yerel dili birazcık bilmek gerekiyor.

Kendini kolayca ifade edebilmenin konforu, taşındığın ülkeye bağlı olarak sona eriyor olabilir; Sizin İngilizce konuşma becerinizde tabiki ciddi ölçüde önem taşıyor ifade etmek için kendinizi.

Şimdiye kadarki deneyimime dayanarak, Avrupa ülkelerinin çoğunda genç nesillerin, ana dilleri olmasa bile, İngilizceyi çok iyi konuşma eğiliminde olduğunu söyleyebilirim. Ancak iletişim kurmaya çalıştığınız insanlar yaşlılar olunca, kendini ifade etmektede bir o kadar zorlanıyorsun ama Danimarka ve Hollanda gibi, nesil fark etmeksizin insanların seninle kolayca iletişim kurabildiği istisnalar var.

Her hâlükârda, ister yaşadığın ülke hakkında haber okumak ister göçmenlik ofisinde evrak işlerini halletmek olsun, yerel dili çözmen gerekiyor. Ne yaparsan yap, bu durumdan kaçamıyorsun. İnsanların ikinci dil olarak İngilizceyi en çok konuştuğu ülkede yaşasan bile. Ülkeye entegre olmak istiyorsan ve uzun vadeli planların varsa, yerel dili öğrenmek her zaman en iyisi. Ayrıca yaşadığın ülkedeki insanlar yeni dil öğrenmeni sonuna kadar takdir edip, desteklerler.

Yalnızlık

Türkiye’den ayrıldığında yeniden doğarsın derken, gerçekten ciddiydim. Benim gibi yurt dışına yalnız taşındığında yalnızlık biraz daha zor oluyor. Yakın arkadaşlarını, aileni ve anılarını aslında taşınarak geride bırakıyorsun. Arkadaşlarının hâlâ birlikte takıldığını, Instagram’da fotoğraf/video paylaştığını, kendi ailenin birlikte aile yemeği yediğini düşününce gerçekten insana koyuyor uzaklarda. Hepsi acıtıyor ve taşınmadan önce bunun ne kadar kötüleşebileceğini kestiremiyorsun. Sırf yalnızlığa daha fazla dayanamadığı için ülkesine geri dönmeye karar veren pek çok insanla tanıştım geçmiş yıllarda.

Özellikle hafta sonu geldiğinde, önce arkadaşların olmadan ne yapacağını düşünmeye başlıyorsun. Bu ilk başta yıpratıcı olabiliyor. Yalnız gitmek, yalnız seyahat etmek daha önce hiç deneyimlememiş olanlar için epey zorlayıcı olabilir.

Ailenle birlikte taşınsan bile işler o kadar kolay olmuyor. Öncelikle, taşındığın ülkede tanıdığın insanlar yoksa, ailenle birlikte yine kendi başınasın. (Bu bile yalnızlık hissi konusunda pek bir şey değiştirmiyor ama yine de hiç yoktan iyidir..)

İkinci olarak, çocukların varsa, gitmeleri gereken bir okul bulman, onların yerel dili ve kültürü öğrenmesi ve aynı zamanda eğitimlerine devam etmesi gerekiyor. Hakkında deneyimimi paylaşabileceğim çocuklarım yok, ama çocuklarıyla göç etmiş bir çok insanla tanıştım ve çocuklarını okula göndermeye dair deneyimlerini dinledim. Onlardan öğrendiğim kadarıyla bu okul işleri ve çocuğun yeni ülkeye adaptasyonu kolay olmuuyor.

Yurtdışında Yaşamanın Faydaları

Belki yurtdışına gitmek konusunda karamsar bir giriş yaptım ama itiraf etmeliyim ki bunu bilinçli yaptım. Genellikle, kendi balonunun dışından bakınca komşunun tavuğu komşuya kaz görünür ama yukarıda anlattığım üzere durumlar öyle değil.

Eminim ki kendi yurtdışı dönemleri boyunca benimkinden farklı sorunlarla karşılaşmış milyonlarca insan vardır. Aynı şekilde benim yaşadığım negatiflikleri yaşamayan tam tersine çok pozitif hayat geçirlenlerde olmuştur. Fakat, hepsini bu yazıda anlatmak mümkün değil ve bu yazı insanları yurt dışına gitmemeye ikna etmekle ilgili de değil.

Yurt dışında yaşayarak elde edebileceğiniz muazzam miktarda olumlu deneyimlerde var. Benim için en temel olanlarını aşağıdaki gibi paylaşacağım:

Kültürel Zenginlik

Farklı kültürlerden etkilenmenin yurt dışında yaşamaktan daha iyi bir yolu yok. Diğer toplumların birbirleriyle nasıl etkileşim kurduğunu öğrenmek her zaman ilgi çekici gelmiştir bana. Benim için dünyanın her yerinden insanlarla tanışmanın en ilginç yanı şuydu: onların ülkelerinde sahip olduğu normlar ve kültür, senin ülkenle onlarınki arasında hiçbir tarihsel bağ olmasa bile seninkiyle aynı olabiliyor.

Örneğin, Türkiye’de insanlar bir eve girmeden önce ayakkabılarını çıkarırlar. (Bunun Avrupa’da neden yaygın olmadığını hiç anlamıyorum. Sokaktaki pisliği evine taşıyorsun kardeşim..) Güney Kore’de de bizdeki gibi ayakkabılarını çıkardıklarını söyleyen birkaç Koreliyle tanışmıştım. Türkiye ile Güney Kore arasında muhtemelen 5000 km’den fazla mesafe var ama kültür, mesafeden bağımsız olarak yine de aynı olabiliyor.

Dil Becerilerini Hızlı Bir Şekilde Geliştirmek

İngilizceyi (ya da öğrenmeyi hedeflediğiniz dili) öğrenmenin yurt dışında yaşamaktan daha iyi bir yolu yok. Kendini ana dilinde ifade edememenin rahatsızlığı, beyni yeni bir dili hızla sindirmeye mecbur bırakıyor. İlk kez günlük olarak İngilizce konuşmaya çalıştığım günü hatırlıyorum ve 2 ay sonrasındaki fark benim için inanılmazdı. Macaristan’a taşınmadan önce yalnızca writing ve reading skill konularında iyidim fakat taşındıktan 2-3 ay sonra speaking skills açısından çoktan B1 seviyesinde olduğumu söyleyebilirim.

İngilizce öğrenmek, İngilizce konuşulmayan bir ülkede kesinlikle rahat bir şekilde öğrenilebilir ama bonus olarak, yaşadığın ülkenin resmî dili olan bir dili daha, İngilizce ile beraber öğrenebiliyorsun. Kendimden örnek vermek gerekirse, yurtdışında, günün büyük bölümünde İngilizce iletişim kurarken, aynı zamanda Macarca (dil bilgisi açısından Türkçeye benzediği için epey eğlenceli ve şaşırtıcıydı), Lehçe (kâbus gibi bir deneyimdi), Danca (idare eder bir deneyim) ve Felemenkçe (eğlenceli bir deneyim) öğrenme şanslarımda oldu.

Seyahat Etmek

Vizeler… Bu dünyada benim için en uyuz edici şeylerden biri kesinlikle. Doğduğun ülkeye göre yargılanıyorsun. Biri benden “eşitsizliği” tarif et dese, bu boktan vize sistemini derdim. (bkz: Coğrafya kaderdir)

Göçmenlik ofisinden alınan oturum izni (residence permit veya bluecard) Schengen bölgesi içinde serbest seyahat etmenizi sağlıyor ve yeni bir vize talep etmeden tekrardan bölgeye girmenize izin veriyor. Bu muhtemelen AB dışından bir vatandaş olarak Avrupa’da yaşamanın en büyük faydalarından biri.

Dolaylı Vergilerin Azlığı

Avrupa ülkelerinde gelir vergisi çok toplanır ama bununla orantılı olarak dolaylı vergi de daha az toplanır. Türkiye’de dolaylı ve özel vergilerin (ÖTV, MTV) payı oldukça yüksek. Burada o kadar kötü değil. Örneğin sizin Türkiye’de aldığınız son model iPhone telefondan ortalama bir Avrupa ülkesinde 2 tane hatta 3 tane bile alınabilir… IMEI kaydı, Yurtdışı harç pulu gibi konulara girmek bile istemiyorum. Buraya yazılacaklar listesi listesi daha uzarda uzar…

Avrupa’da Eğitim Görmek

Benim için Computer Science okumak, bilgisayarlara olan ilgimin sadece video oyunu oynamaktan ibaret olmadığını fark ettikten sonra çocukluğumdan beri epey aşikârdı.

Kendim de dahil olmak üzere herkes gelecekte ne okuyacağımı tam olarak biliyordu. Benim için henüz net olmayan tek şey, Bilgisayar bölümünü İngilizce olarak nasıl okuyacağımdı. Bu kariyerde başarılı olabilmek için İngilizceyi çözmem gerektiğini küçükken farketmiştim.

Sanırım, AB’nin doğası ve Schengen’in sağladığı serbest dolaşım bölgesi sayesinde, Avrupa’daki öğrenciler okumak için başka bir ülkeye kolayca gidebiliyor. Bu, ABD’de okumak için başka bir eyalete gitmeye ya da Türkiye’de başka bir ile gitmeyede bir hayli benziyor. Ancak, yabancı öğrencilere gösterilen misafirperverlik yalnızca AB vatandaşlarıyla sınırlı değil. AB, AB dışından gelen öğrencileri de bence iyi karşılıyor.

Eğitim Kalitesi

Eğitim kalitesi, tahmin edilebileceği gibi, büyük ölçüde gidilen üniversiteye bağlı. Ancak AB üyeleri, tüm AB üyeleri arasında uygulanan bir eğitim sistemini kendi ülkelerinde uyguluyorlar. Bu elbette eğitim kalitesinin tüm ülkelerde aynı olduğu anlamına gelmiyor. En büyük etken her zaman öğretmenler ve onların özgeçmişleri oluyor. Yine de burada paylaşabileceğim ortak bir kanı var:

Mühendislik okumak hedeflendiğinde, Batı Avrupa ülkeleri Avrupa’daki mevcut en iyi öğretmenleri kendilerine çekebiliyor ve bilimsel araştırma amacıyla dünya standartlarında fakülteler sunabiliyorlar. Fakat yinede pek çok Avrupa ülkesi hâlâ ABD’deki yüksek öğrenim kalitesinin gerisinde kalmaya devam ediyor ama her hâlükârda, mühendislik okumak için Almanya, Hollanda, Danimarka gibi ülkelerde Doğu Avrupa ülkelerine kıyasla daha iyi seçenekleriniz oluyor.

Diğer eğitim alanları hakkında pek bir şey bilmiyorum ve geri kalanların kalitesi üzerine kendi başıma söyleyebileceğim çok fazla şeyde yok. İş arkadaşlarımdan duyduklarıma/gözlemlediklerime dayanarak, durum mühendislik alanlarında gördüğümüze benziyor; tek fark, bu kategorilerde batı ile doğu arasındaki farkın daha az olması. Özellikle sosyal bilimler kategorisinde bu daha net görülüyor(-muş).

Burada belirtmem gereken bir şey daha var: Orta veya Doğu Avrupa ülkelerindeki eğitim kötü değil. Aslına bakılırsa gayet iyide diyebilirim. Ben kendi lisans eğitimimi de Macaristan’da yapmıştım ve Türkiye’ye döndüğümde eğitim farkını hemen görebiliyordum. Bizim okulda gördüğümüz bazı derslerin Türkiye’deki bazı okullarda bırakın gösterilmesini, bahsi bile açılmamış. Bu durumlara tanıklık ettikten sonra Macaristan’da aldığım eğitimin, aslında Türkiye’deki yüksek öğrenim kalitesinin ortalamasının çok üzerinde olduğu kanısına varmıştım şaşırtıcı bir şekilde.

Network Kurmak

Network kurmanın Avrupa’da okumanın en iyi yanı olduğunu söyleyebilirim. Yalnızca bulunduğun Avrupa ülkesinde değil, AB bölgesi içinde de gerçekten iyi bağlantıları olan öğretmenlerin oluyor Avrupa’da okuduğun zaman.

Beni sonuna kadar destekleyen, hatta ABD’de bile network kurmam konusunda bana yardımcı olan öğretmenlerim olmuştu Avrupa’da. (Okula gittiğim zamanlarda ABD’de yüksek lisans yapmayı düşünürdüm hep ama o planı gerçekleştirme fırsatım maalesef olamamıştı finansal olarak zorlayacağından ötürü.)

Okula giderken edinilen arkadaşlarla da güzel bir network oluşturulabiliyor. Okul arkadaşlarınızın gelecekte nerede çalışacağını tahmin edemiyorsunuz. Belki mülakata girme şansını bile hiç bulamayacağın bir şirkette, bir pozisyon için seni referans gösterebiliyorlar Başıma gelmiş bir olaydır. (-:

Avrupa’da İş Hayatı

Bu bölümde daha çok Avrupa’da çalışma hayatı ile ilgili bilgiler vermeye odaklanıyor olacağım. Bu yazıyı yazarken, yurt dışında çalışmaya başlayalı 7 yıldan fazla olduğunu fark ettim. Türkiye’de yalnızca 2 yıl çalıştığım gerçeğinide göz önünde bulundurunca, Türkiye’yi Avrupa iş Kültürü ile karşılaştırmamaya, bunun yerine şimdiye kadar Avrupada’da tanık olduklarımı doğrudan paylaşmaya çalışacağım bu bölümde.

İş & Yaşam Dengesi

Muhtemelen İş & Yaşam Dengesi (Work & Life Balance), Polonya’ya taşındığımdan itibaren insanların hakkında konuştuğunu fark ettiğim ilk konuydu. Avrupalılar özel hayatlarına oldukça önem veriyor ve onu iş hayatlarından ayrı tutuyorlar. İş Yaşam Dengesini genel olarak şu şekilde özetleyebilirim:

  • Makul Çalışma Saatleri: Şimdiye kadar haftada 40 saatten fazla çalışılan hiçbir yer görmedim. Fazla çalışma saatleri olursada bu genellikle ek ücretlerle ödüllendiriliyor. Noel veya Paskalya gibi resmî bir tatilde çalıştığın takdirde bu ödeme özellikle epey dolgun olabiliyor.
  • Cömert Ücretli İzinler: Genellikle yılda 25 iş günü çalışmana gerek yok. İzinlerini şirketteki ilk yılında da kullanmaya başlayabilirsin.
  • Kişisel İhtiyaçların Önemi: Çözmen gereken acil bir durum varsa, gönül rahatlığıyla işe gitmeyebilirsin. Çocuğun hastaysa, çocuklarınla vakit geçirmek için izin alabiliyorsun. Çalışma saatleri içinde bir randevun varsa (ki bu çok yaygın) o gün için izin alabiliyorsun.
  • Çalışma Alanı Esnekliği: Ofis konumundan uzakta yaşıyorsan, haftanın büyük bölümünde evden hatta tamamen uzaktan çalışabiliyorsun.

Yine de Avrupa’daki işverenler çalışanlarını eskisine göre daha sık ofise getirtmeye başladı. Her zamanki bahaneleri ekip iş birliğini ve katılımı artırmak.

Hepimiz bunun saçmalık olduğunu, gerçek sebep olmadığını biliyoruz. :) Herkes neden her zamankinden daha sık ofise gidildiğini gayet iyi biliyor.

Rekabet

Rekabet açısından yalnızca IT sektörüne dair görüşlerimi paylaşacağım.

Avrupa pazarı, ilk kez çalışmak için geldiğim zamana kıyasla giderek daha rekabetçi hâle geliyor diyebilirim.

Bence sıkı rekabetçi pazarın sebebi aşağıdaki sonuçlar.

  1. Avrupa Ekonomilerinin Başı Belada: Avrupa ülkelerinin ekonomileri söz konusu olduğunda iyi durumda değiller. Çarklar eskisi kadar hızlı dönmüyor ve dünyadaki istikrarsızlık nedeniyle piyasalardaki para çok hızlı tükeniyor. Bu konuda daha fazlasını Avrupa’daki Mevcut İklim bölümünde paylaşıyorum.
  2. İşten Çıkarmalar: Şirketlerin çalışanlarını yapay zekâ yüzünden işten çıkardığına hâlâ ikna olmuş değilim. Ancak şirketlerin COVID döneminde muazzam ölçüde işe alım yaptığınada gerçekten inanıyorum. Bazı şirketler Saçma Sapan İş Pozisyonları için işe alımlar aldı.

Hatırlıyorum, 2020-2021 arasında her gün mülakat daveti alırdım. Herkes delicesine bir yazılım mühendisi işe almaya çalışırdı. O zamanlar gerçekten güzel hissettiriyordu ve itiraf etmeliyim ki, o anlarda kendimi epey yükseklerde görürdüm, ama Bu dağa tırmanmanın aynı zamanda bir inişi de olacağını bir nebze o zamanlar tahmin ediyordum.

  1. Basitçe Daha Fazla IT’de çalışan kişi: 2026’da, 2020’lere kıyasla daha fazla IT’de çalışan var. 2020’lerdeki IT patlamasının da IT çalışanlarının artışına katkıda bulunduğuna inanıyorum. Pek çok insan, IT alanı ile devam ederlerse COVID gibi doğal afetlere karşı korunaklı olacakları izlenimindeydiler.

Avrupa’da yeni bir iş bulmak hâlâ ABD ya da Hindistan veya Çin gibi aşırı kalabalık ülkelere nazaran çok daha kolay olduğunu söyleyebilirim. Avrupalı şirketler boş pozisyonları doldurmak için hâlâ AB dışından yoğun şekilde işe alıma devam ediyorlar.

Bu yazıda vurgulamak istediğim başka önemli bir konu var. Avrupa ülkelerinin beyaz yakalı işler için pozisyonlara, mavi yakalı işler kadar ihtiyacı yok. Hollanda, Danimarka ve diğer Batı Avrupa ülkeleri tesisat işi yapabilecek insanları çaresizce arıyorlar. Hemşire açıklarını kapatmaya çalışıyorlar. Gaz/ısıtma sistemini tamir edebilecek teknikerler bulmak istiyorlar.

Tüm bunların üstüne, yerel dili konuşabilen birini işe almak istiyorlar. Avrupa’daki darboğaz tam da burada. Mavi yakalı işçi açığı.

Genel olarak, yeni bir iş bulmak açısından Batı Avrupa’nın Doğu Avrupa’dan daha rekabetçi olduğunu söylemenin adil olduğunu düşünüyorum. AB dışından batı Avrupa’ya taşınmak isteyen pek çok yetenekli IT çalışanı var. Batı Avrupa, düşük gelirli ülkelerde sanırım nihai varış noktası olarak çok pazarlanıyor (Hindistan, Pakistan, Bangladeş gibi). Yine de rekabet Doğu Avrupa’dakinden çok daha kötü değil ama akılda tutmak gerekirse, Batı Avrupa’daki bir IT pozisyonu için Doğu Avrupa’daki IT pozisyonuna göre daha fazla başvuran göreceksin.

Ücretlendirme

Yine, ücretlendirmeye dair görüşümün diğer alanlara değil IT’ye dayandığı yönünde bir uyarıyla başlamak istiyorum.

Basitçe söylemek gerekirse, bu yazıyı okumadan önce de tahmin etmiş olabileceğiniz gibi, Avrupa’daki IT maaşları dünyadaki çoğu ülkeden daha yüksek. Yine de maaşınızdan elinize kalacak olan miktar, yaşadığınız ülkeyle doğru orantılı.

Orta veya Doğu Avrupa ülkelerinde bulunan bir IT mühendisiysen, maaşını Euro olarak almayabiliyorsun ama işin sonunda ülke ortalamasından çok daha yüksek bir maaşın oluyor. Bu ülkeler genellikle IT Mühendislerini Batı Avrupa’daki kadar vergilendirmiyor. Ayrıca büyük kurumsal şirketler Avrupa’nın bu bölgesine yatırım yapmayıda seviyor çünkü yatırım yapmak daha ucuz (daha ucuz iş gücü) ve hükûmetler büyük yatırım dilimleri için teşvikler sağlıyor.

Örneğin, Polonya, kıta içindeki stratejik konumu nedeniyle FAANG şirketlerinden ve diğer büyük kurumsal şirketlerden çok fazla yatırım alıyor. Gerçekten harika bir yetenek havuzuna sahip bir ülke olması ve Euro bölgesinin parçası olmaması, Polonya’yı bu şirketler için cazip bir seçim hâline getiriyor. Bu durum oradaki IT mühendislerinin maaşlarına da yansıyor. Batı Avrupa’da veya ABD’de kazanabileceğinden daha düşük maaş alıyorlar ama ortalama bir polonyalının gelirinden çok daha yüksek ücret alıyorlar.

Batı Avrupa ise biraz farklı bir senaryo. Her şeyden önce, vergiler konusunu burada vurgulamak lazım. Batı Avrupa’da o kadar çok vergi topluyorlar ki… Örneğin, Danimarka sizin gelirinizin durumuna göre %55’ine kadarını gelir vergisi olarak toplayabiliyor. Almanya da benzer bir örüntü izliyor. Orta sınıfın, Batı Avrupa’da cezalandırıldığı gibi kadar başka bir yerde cezalandırıldığını göremezsiniz.

Hollanda’nın 30% tax ruling adında özel bir uygulaması var; bu, belirli kişilerin (IT mühendisleri dahil) 5 yıl boyunca %30 daha az vergi ödemesine olanak sağlıyor. Bu vergi düzenlemesinin amacı ülkeye yetenek çekmekti, çünkü Hollanda çok sayıda mühendise ihtiyacı olduğunu iddia ediyor. :)

COVID’in sonundan bu yana, Batı Avrupa’da yaşam maliyeti epey kötü şekilde yükseliyor; bunu Avrupa’daki Mevcut İklim bölümünde daha ayrıntılı ele alıyorum. Enflasyon şu anda sabit maaş alan çalışanı sert bir şekilde vuruyor dünyanın geri kalanında olduğu gibi. Eczümle, maaşın epey yüksek olsa bile, bu mutlaka güzel, rahat bir hayatın olacağı anlamına gelmiyor batı Avrupa’da.

Bir Avrupa şirketinden gelen teklifi kabul etmeden önce, taşınmayı hedeflediğiniz ülkedeki yaşam maliyetini, kira fiyatlarını ve konut krizini mutlaka kontrol edin. Eğer ev masraflarınız maaşınızın yüzde 50’sini geçiyorsa açıkçası Türkiye’deki hayatınızı terketmeyi tavsiye etmem.

Maaş Artışları

Enflasyonun yüksek olduğu bir ülkeden geliyorsanız (Bir ülke tanıyorum öyle), AB bölgesindeki maaşların AB dışındaki kadar artmadığına ilk başta biraz şaşırabilirsiniz. Hatta ben maaşlar neredeyse hiç artmıyor desem yalan olmaz. Olağanüstü bir iş çıkarmadığınız ya da terfi almadığınız sürece yıllık düzenlemeler çoğunlukla enflasyon oranına göre veriliyor. Maaşınızı ciddi biçimde artırmak istiyorsanız, en iyi seçeneğiniz muhtemelen iş değiştirmek olacaktır.

Avrupa’daki Mevcut İklim

Bu bölümde, Avrupa’da yaşamanın 2026 yılında nasıl olduğunu ve buraya taşındığımdan beri nelerin değiştiğini özetlemek istiyorum. Avrupa’daki durumlar yıllar içinde önemli ölçüde değişti ve ne yazık ki çoğunlukla daha çok olumsuz yönde.

Ekonomi

2019’da çalışmak için Polonya’ya taşınmıştum. Tam COVID vurmadan öncesiydi. Avrupa’daki ekonomi tablosu istikrarlı ve tatmin ediciydi o zamanlar. Bana sorsanız Avrupa’da yaşadığın en rahat dönem ne zamandı? diye, bunu COVID dünyayı vurmadan hemen önceydi diye söyleyebilirim. COVID’den itibaren işler ekonomik olarak Avrupa’da baya değişti.

Öncelikle, COVID Avrupa ülkelerinin görülmeyen zayıflıklarını belirgin bir şekilde açığa çıkardı. Avrupa toplumu, COVID gibi beklenmedik bir felakete karşı çok kırılgandı. Avrupa hükûmetleri panikledi ve krize yarın yokmuş gibi para basarak yanıt verdi. Enflasyon, COVID arkasından patlama yaptı ve maaşların doğru düzgün artış göstermediği kıtada ciddi maaş erimelerine sebep oldu.

Tabi bunları yaparken ben amatör bazda ve basite indirgeyerek açıklıyorum. Sonuçta ekonomist değilim ve kendimce yorum yapıyorum. Ekonomi politikaları ile alakalı yaptıklarının yanlış olduğuna dair iddialı bir yorum yapmayacağım. Ancak bence COVID eylem planının uygulanışı, bugün Avrupa’daki ekonomik sıkıntıların, maaşlı çalışanın ezilmesindeki en büyük nedenlerden birine yol açtı.

2022’de başlayan Rusya - Ukrayna Savaşı Avrupa içinde işgal, savaş korkusunu ikinci dünya savaşından sonra ilk defa bu denli canlandırdı. Rusya ile bağların koparılması, doğal gaz kıtlığı çeken Avrupa kıtasında yüksek maliyetleri beraberinde getirdi. Özellikle Almanya ve Hollanda gibi ülkelerde ekonomi ve sanayiye ciddi zararlar verdi diyebilirim savaşın kendisi.

Enflasyon yukarıda da bahsettiğim gibi Avrupa’da şu anda çok ama çok büyük bir sorun. Her ay sabit maaş alanlar gizli vergiyle (enflasyon) en çok yüzleşenler. Harcamalarım açısından her geçen yıl giderek daha fazla kendimi kıstığımı hissedebiliyorum.

Orta sınıfın üzerindeki vergi yükü her yıl daha da fazla artmaya devam ediyor. Hükûmetler her sene delinen bütçeyi denkleştirmek için saçma sapan fikirler ortaya atabiliyor. Yoksul, orta ve zengin sınıflar arasındaki açığı dengelemek yerine, hükûmetler siyasi kazanç için yoksulun ve zenginin rahatını önceklendirip orta sınıfın tepesine biniyor.

Sağlık Sistemi

Bu kıtada sağlık sistemi kor-kunç…. Hastaneye gitmek mi istiyorsun? Önce telefonda GP (Aile Hekimi) güvenlik duvarını geçmen gerekiyor. Çoğu durumda “parasetamol al” ya da “su iç” gibi bir cevap alacaksın.

Bacağını mı kırdın? Onlara göre ortada bir sorun yok. Sadece sakin ol ve dinlen. Çünkü sen bacağını kırmamışsındır. Sistem sana zor durumda yardım etmek üzerine değilde sanki bir sıkıntının olmadığını ikna etmeye çalışıyor gibi adeta. COVID sonrasında belki bu sağlık sisteminde bir değişilik olur ümidine sahiptim ama hala sirkten farkı yok bunların.

Bazen Avrupa ülkelerinin Sağlık sisteminin ana sponsorunun parasetamol olduğunu hissediyorum. Gerçekten ciddiyim.

Avrupa’da hastaneye gidebilmenin tek yolları:

  • Yaşlı bir insan olman
  • Hamile olman
  • Bir sebeple evde bayılman ama sonrasında bir şekilde uyanman.
  • Ölmek üzere olman

Bizi neden hastaneye göndermek istemediklerini anlıyorum. Anlıyorum çünkü bu sağlık alanındaki istihdam açığından kaynaklanıyor AMA sağlık hizmeti almak için her ay 160 eurodan fazla para ödüyorsam, “şu parasetamolü al” cevabını almaktan çok daha iyi bir hizmet beklemeye hakkım vardır.

İleride Avrupa’ya taşınmaya karar verirseniz, kendinizi zihinsel olarak hazırlayın; sağlık sistemiyle alakalı çile çekeceksiniz. Halihazırda ciddi hastalıklarınız varsa, tedaviyi kolayca alabileceğinizden, kendi derdinizi anlatabileceğinizden ve geçmiş sağlık kaytılarınızı doktor onaylı şekilde temin ettiğinizden emin olun. Ayrıca tedavi olmanın aşırı pahalı olmadığından emin olun derim. Avrupa’da sağlık hizmetleri cüzdanı fena hâlde yakar.

Sağlık sisteminden şikayet ederken tabikide doktora gideyim ve bana antibiyotik versinler geçsin demiyorum ama bir insan olduğumuzu hatırlarsınlar ve kaygılarımızı sadece “Bir şeyin yok devam et. Git parasetamol al.” diyip geçiştirmelerini de istemiyorum.

Siyasi Durum

Burada Avrupa siyasetinin mevcut atmosferine girmeyeceğim. Gerekte yok zaten. Herkes gibi benim de kendi kişisel siyasi görüşlerim var ama hatırı sayılır sayıda AB vatandaşı zaten her gün siyaset üzerine kavga ediyor burada. Odağım gurbetçilerle yönelik siyaset ile ilgili olacak.

Avrupa ülkelerinin üçüncü dünya ülkelerden hala çalışan çekmesi gerekiyor. Başlıca sebep, nüfuslarının yaşlanıyor olması. Avrupa ülkelerinin çoğunun oldukça gelişmiş emeklilik sistemleri var. O emeklilik sistemi makinesini beslemek için vergi mükelleflerinin parasına her zamankinden daha çok ihtiyaçları var. Kendi kendilerine genç nüfusları bunu karşılamadığın dolayı Avrupa dışından çok sayıda insana ihtiyaç duyuyorlar. Bu emeklilik sisteminin beslenmesinde bir sorun yaşarlarsa, seni ülkelerine kabul ederler ve ülke siyasetçileri seni hoş karşılayıp, bebekler gibi davranabilirler.

Fakat, bulunduğun ülkede seçimler yaklaşıyorsa da suçlanacak bir hedef hâline getirilebilirsin. :) Yani, onlar için mantıklı. Vatandaşları değilsin ve propagandalarıyla seni mutlu etmelerine gerek yok. Nasıl olsa oy kullanmayacaksın. Ülkenin milliyetçi kanadından veya aşırı sağa yönelen insanlardan oy almak için seni hedef tahtasına koyuyorlar.

Irkçılık konusuna gelirsek şahsen, Avrupa’da bana yönelik hiçbir ırkçılıkla karşılaşmadım. (Yine de herkes için aynısını söyleyemem) Avrupalıların beni her zaman kucakladığını söylemeliyim ve bunu her zaman takdir ettim. Hiçbir zaman ayrımcılığa uğradığımı hissetmedim. Bu sebeple müteşekkirim. Siyaset sana karşıymış gibi görünse bile, gerçekte Avrupa’daki hayat, Avrupalı siyasetçilerin sunduğu gibi değil.

Eğer genel olarak Avrupalılar türkleri nasıl görüyorlar? sorusunu soruyorsanız şöyle özetleyebilirim. Bizi ne seviyorlar ne de sevmiyorlar. Ortada bir yerde durduğumuzu söyleyebilirim. Türkiye’de bulunan algının aksine ben burada Türklere karşı daha nötr davranıldığını düşünüyorum. Yinede bu Avrupalılar ırkçı değil veya burada ayrımcılık olmuyor anlamına gelmiyor tabiki.

Sonuç

Bu yazıyı yazarken, bu kadar uzun olacağını tahmin etmemiştim. Bu yazıyı en sonuna kadar okuduysan. Çok teşekkür ederim!

Bu yazıyı yazarak, Avrupa dışındaki pek çok insandan aldığım en yaygın soruları ele almak istedim. Yazı senin için de faydalı bir bilgi olduysa, ne mutlu bana.

Avrupa’ya taşınmayı düşünen biriysen ya da Avrupa’ya taşınmak üzereysen, bu blog yazısı senin için. Umarım burada Avrupa’daki hayatını çok daha sorunsuz kılabilecek faydalı bilgiler bulabilirsin.

Herkesin hayatı benzersizdir. Benim yolculuğum başkalarınınkiyle asla aynı değil. Eminim benim karşılaşmadığım sorunlarla karşılaşan ve benim karşılaştığım sorunlarla karşılaşmayan gurbetçilerde vardır. Hatta Avrupa’daki bu berbat sağlık sistemini takdir eden gurbetçiler bile bulabileceğimi düşünüyorum. :)

Bu yazıyla olumlu/olumsuz bir algı yaratmak istemiyorum. Sadece yaşadıklarım üzerine bir yazı kaleme aldım. Açıkçası bende şu anda karar aşamasındayım acaba Türkiye’ye dönsem mi dönmesem mi? diye (Evet, “burada düzenimiz var abii” diyen tiplerden değilim) düşünüyorum. Artısıyla eksisiyle burada uzun süreli bir yaşam kurdum. Türkiye’ye dönmenin artıları da çok eksileri de çok benim için. Eğer Türkiye’ye dönmeye karar verirsem onun içinde ayrı bir yazı yazarım. :)

Benimle iletişime geçmek isterseniz, iletişim bilgilerimi hakkımda sayfamda bulabilirsin.

Sağlıcakla…